BitkiDerman.com.tr' "Bitki" Derman'dır. ' – Şifalı Bitkiler Bilgi Paylaşım Sitesi… |
İngiliz The Times gazetesi Avrupa’nın en zayıf ve bakımlı kadınları olan Fransızlardı inceledi. İşte “Paris Güzeli” olmanın sırları
Az yiyorlar, kilo ortalamaları 61
1- Fransız kadınlar ortalama 61 kilo ağrılıklarıyla Avrupa’nın en zayıf kadınları. Kilolarına çok dikkat ediyorlar. Fransız yemeklerinin genel olarak sağlıklı olması da işlerine yarıyor. Öğünlerini küçük porsiyonlar halinde alıyorlar. Yemek sürelerini de özellikle uzun tutuyorlar. Ortalama bir Amerikalı’nın McDonald’s'da geçirdiği süre 14 dakikayken bir Fransız için bu süre 22 dakika. Ülkede 1 yıl içerisinde satılan diyet hapı sayısı da 30 milyon…
Kozmetiğe inanılmaz para harcıyorlar
2- Fransız kadınlarının bu kadar çekici olmasının ardında yatan en önemli nedenlerden biri kozmetik ve bakım ürünlerine harcadıkları parada gizli. Ülkede her geçen yıl güzellik ürünleri satışlarında kayda değer artışlar oluyor. Tüm kozmetik firmaları Fransa’yı en büyük pazarları olarak görüyor. Bu yıl Fransa’da satılan bakım ürünlerinin değeri 90 milyon dolar. Bu rakam geçen yıla göre yüzde 30′luk bir artış anlamına geliyor. En çok satılan ürün ise L’Oreal’in Perfect Slim adlı kremi. Özellikle dünya modasının başkenti Paris’te yaşayan kadınlar gelirlerinin yüzde 10′unu bu ürünlere ayırıyor.
Ev işi yapmıyorlar, kendine bakıyorlar
3- Fransız kadınlar evde yemek pişirmek yerine işten artan kalan vakitlerinde solaryum ve spor salonlarından çıkmıyor. Fransız kadınlarının sadece yüzde 14′ünün vücudundan memnun olması da bu çılgınlığın giderek artmasına yol açıyor. Fransız kadım kendine bakmak için çok zaman ayırıyor. Spor yapmak ve kuaför günlük hayatlarının ayrılmaz bir parçası…
Az doğuruyorlar bebek emzirmiyorlar
4- Fransız kadını çok ve sık doğum yapmıyor. Hemen hemen hiçbiri doğum sonrasında bebeğini emzirmiyor. Bu işi yapacak süt anneler tutuluyor. Ayrıca doğum sonrası tüm terapilerin masrafları da hükümet tarafından karşılanıyor. Böylece Fransız kadını doğum yapsa bile vücudu pek yıpranmıyor

Yaprak Aras Şahinbaş’ın haberi
“Türk kadınlarını çok beğeniyorum.”..
Zac Posen’ın stüdyosu, Tribeca’da; Tribeca film Festivali merkez ofisinin olduğu binada.
Binanın yapısı o kadar karmaşık ki, yanlışlıkla festival ofisine dalıyorum önce. Her an festivalin kurucusuyla; Robert De Niro ile karşılaşabilirim. Ama şanslı günümde değilmişim ne yazık ki.
Orada yanlışlıkla bulunduğumu anlıyorlar, kibarca Posen’in kapısını gösteriyorlar.
Posen beni ofisinde karşılıyor.
Desenli bir gömlek giymiş. Üzerinde lacivert bir hırka ve siyah bir ceket var. Boynuna bağladığı pembe fular, ona dinamik bir hava katmış. Sonradan anlıyorum ki ekstra dinamizme hiç ihtiyacı yok aslında: Oradan oraya koşturuyor; kumaşlar, renkler ve detaylarla ilgili son kararlarını anlatıyor heyecan içinde.
“Stüdyo bugün nispeten daha sakin,” diyor. Moda haftaları geride kalmış, 15 kişilik tasarım ekibi usul usul resort (Mevsim dışı tatil) koleksiyonu üzerinde çalışıyor.
Posen’in kreatif direktörü olan kız kardeşi Alexandra ise bir köşede, çizim yapmakla meşgul.
Posen, kırmızı halı kıyafetlerinin vazgeçilmez ismi.
Ünlülerin, özellikle de Hollywood’un biricik Amerikalı modacısı. Stüdyodaki tasarımlar da hayli şaşaalı, takdir edersiniz ki! Geniş toplantı odasına geçiyoruz ve Türkiye‘den konuşmaya başlıyoruz önce. Vakko için özel olarak ürettiği koleksiyonuyla ilgili çok güzel yorumlar aldığını söylüyor.
“Türk kadınları gösterişten ve dolayısıyla da benim tasarımlarımdan hoşlanıyor,” diyor.
Bir de “New York‘ta yaşasalar, kesinlikle ‘it girl’ olurlardı,” dediği iki kız kardeş var: Emel ve Yaz Kurhan.
Bunun üzerine Emel’in bana hediye ettiği fare şeklindeki minik cüzdanı çıkarıp ona hediye ediyorum.
- Neredeyse çocuk denecek bir yaşta, 21′inizdeyken kurdunuz markanızı. Modaya ilginiz ne zaman başladı peki?
- Dört yaşımdan kalma karalama defterlerim var. Kıyafetler tasarlayıp, ‘Bu benim triko koleksiyonum, bu benim elbise koleksiyonum’ gibi laflar edermişim. O yaşlarda aklımda büyüyüp de modacı olmak gibi bir şey yok tabii. Nereden çıkmış bilemiyorum. Ama Yves Saint Laurent de çok küçük yaşlarda başlamış kıyafet tasarlamaya.
- Babanızın sanatçı olmasının etkisi olabilir mi?
- Olmaz mı! Soho’daki stüdyoda onu izler, resim yaparken elinin aldığı şekillerden çok etklenirdim.
Kullandığı kumaşlar ve çamurlarla oyunlar oynardım sürekli. Beni ve kız kardeşimi filmlerden, tiyatro oyunlarından ve müzikallerden de mahrum bırakmadılar hiç. Koltuğumda oturur kıyafetleri seyrederdim hep. En büyük ilham kaynağım onlardır sanırım. Girişimci ruhum ise annemden geçmiş.
Disleksim vardı. O yüzden yüzde hesaplarını, kârzarar gibi şeyleri, sokakta limonata satarak öğrendim.
- Başka nelerden ilham alırsınız?
- Her şeyden! İnanılmaz bir kültürel alıcıyım. Bir de çok araştırmacı bir karakterim var. Sürekli araştırma halindeyim.
.İMDİ,
YARATICI RİSKLER ALMA ZAMANI
- Yorulmuyor musunuz sürekli antenleriniz açık gezmekten?
- Aksine; böyle besleniyorum ben.
Yeniliklerden haberdar olmak, yeni insanlar tanımak, ilham kaynaklarını öğrenmek güçlendiriyor beni. Bunu da aktarabiliyorsam, ne mutlu bana. Yeni fikirler sunmaya, insanları yaratıcı değerlere ulaştırmaya çalışıyorum. Yaratıcı riskler alabilmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum.
- ekonominin bu halinde bile risk alınmalı mı?
- Hem de her zamankinden çok. İnsanlar yaratıcılıklarını, böyle zamanlarda göstererek güçlenebilirler. Etrafta çok para varken yaratıcı olmak kolaydı tabii! Bunun yapılması gereken zaman asıl, şimdi! Bu aralar, ayakta kalacak markaların belli olacağı zamanlar. Elbet bazıları farklı yollar seçecek. Ama iletmek istedikleri mesajlara bağlı kalmalı insanlar.
İnsanlar daha az alışveriş yapacak; sizi tercih etmeleri için kim olduğunuzu iyi ortaya koymalısınız. Ve bunun meyvelerini toplayacaksınız.
- Elbet geçecek bu kriz.
- Tabii ki. Ama bu işi sadece para için yapanların başka yola yönelmesi gerekecek.
Önceliğim para kazanmak olsa, inanın başka şeyler yapardım. Ama moda benim kanımda var. Kıyafet tasarlamayı, kumaşlarla oynamayı, yeni teknikler keşfetmeyi, yaratmayı çok seviyorum.
Önceliğim yaratıcı bir vizyon oluşturmak ve kadınların fantezilerini gerçeğe dönüştürmek, onları özgürleştirmek.
- Modada doğal bir seleksiyon olacak diyorsunuz…
- Evet. Sadece para için bu işi yapanları zor günler bekliyor. Ama yaratıcı insanlar açısından faydalı olacak.
YAZBUKEY, DÜNYANIN STİL LİDERLERİNDEN
- En sevdiğiniz tasarımcılar kim?
- Kendi yaptığım şeyler ve tasarıma bakış açımla, Lanvin’in Alber Elbaz’ı arasında ciddi bir korelasyon görüyorum.
Yohji Yamamoto, Azzedine Alaia ve Hüseyin Çağlayan’ı da çok beğeniyorum.
Çağlayan’ın inanılmaz bir hayal gücü var.
- Beğendiğiniz başka Türk modacı var mı?
- Rıfat Özbek, muhteşem bir tasarımcı.
Rıfat’ı uzun yıllardan beri tanıyorum. Naomi Campbell tanıştırmıştı bizi; sinemaya gitmiştik hep beraber. Pollini’de yaptığı şeylere bayılıyordum.
İlkbahar-yaz koleksiyonumdaki bazı kıyafetlerin fütüristik ve etnik detaylarında, Rıfat’ın 1980′ler sonu ve 90′lar başında yaptıklarından izler görüyorum aslında.
- Türkiye‘den, kıyafetlerinizle ilgili nasıl yorumlar alıyorsunuz?
- Feminen tarzdan hoşlandıkları için çok beğeniyorlarmış. Kesim ve renklerle ilgili de güzel tepkiler geliyor. Türk kadınları çok hoş zaten. Giyim tarzlarını beğeniyorum.
Özellikle Yazbukey’e bayılıyorum; iki kardeş de çok hoş ve yaratıcılar. Dünyanın stil liderleri arasındalar bence. Belki ileride, beraber bir şeyler de yaparız.
Bloglar dergilerin yerini alacak
- cep telefonu kullanmadığınızı duydum.
- Sekiz ay önce kullanmaya başladım. Ama teknolojinin moda anlamında da çok önemli olduğunu düşünüyorum. Moda bloglarını çok yakından takip ediyorum. Gelecekte mutlaka dergilerin yerini alacaklar. Eğer ben dergi işinde olsaydım şu anda, baskıyı kaldırıp bütün paramı ve enerjimi internete verirdim. Ama benim bir blog’um yok çünkü çok duygusal biriyim. Tehlikeli olabilirdi!
Hem kırmızı halı hem de gerçek hayat tasarımcısı
- Purple Fashion dergisine verdiğiniz röportajda kıyafetlerinizin mankenlerden çok normal kadınlara yakıştığını söylemişsiniz.
- Evet çünkü genel olarak defilelerin tekdüzeliğini sevmiyorum. Kadınların hepsi birbirine benziyor. Benim kıyafetlerim ise insanların üzerinde, kişilikleriyle, stilleriyle ortaya çıkıyor. Bazı tasarımcıların kıyafetleri defilede daha iyi durur. Bazısınınki sadece ünlülerin üzerinde. Benim tasarımlarım ise hem kırmızı halı da, hem de gerçek hayatta iyi duruyor.
- Sizce ünlüler arasında kıyafetlerinizi en iyi taşıyan kim?
- Oprah Winfrey çok iyiydi. Natalie Portman, Demi Moore, Freida Pinto, Tina Fey, Kate Winslet ve Cate Blancett’te de beğendim. Dita Von Teese’de de çok hoş durMuştu, karakterini ortaya çıkarmıştı.
Kapalıçarşı boncuklarını yeniden yorumladım
Posen’in “Fütüristik göçebeler yaratmaya çalıştım,” diyerek özetlediği ilkbahar-yaz koleksiyonu, yine hayli feminen. Yer yer 1950′ler esintileri de taşılan kıyafetlerde leopar desenleri de dikkat çekiyor. Özellikle ünlü tenisçiler Serena ve Venus Williams’ın leopar desenli modelleri aralarında paylaşamadığı biliniyor. Posen, “Punk ve etnik bir tarafları da olan hafif, yuMuşak tasarımlar,” olarak nitelendirdiği kıyafetlerin, Türkiye‘ye yaptığım seyahatlerden de izler taşıdığı anlatıyor: “Elbiseler üzerinde gördüğünüz işlemeler, Kapalıçarşı’dan aldığım boncukların farklı materyallerle yapılmış, yeniden yorumlanmış halleri. Para kolyeleri de, İstanbul seyahatlerimden yadigâr.”