BitkiDerman.com.tr

‘ “Bitki” Derman’dır. ‘ – Şifalı Bitkiler Bilgi Paylaşım Sitesi…



çocuklarda gece işemesi

İstemdışı olan idrar çıkışına enurezis denmektedir. Bu durum daha çok gece uyku esnasında oluştuğundan  enurezis nocturna adını almaktadır. Ancak bu durumdaki çocuklarda teşhisin konulabilmesi için gereken yaş alt sınırı 5 tir.

Yapılan araştırmalara göre 5 yaşındaki erkek çocuklarda gece işemelerinin sıklığı % 7; kızlarda aynı yaşta % 3 olarak saptanmıştır. Bu oranlar 10 yaşında erkeklerde % 3’e; kızlarda % 2’ye düşmektedir. 18 yaşına gelen erkeklerde % 1, kızlarda ise biraz daha düşük bir yüzdede sürebilmektedir. Bu çocuklarda yaşıtlarına göre gelişimsel gecikmeler de saptanmıştır. 5 yaş sonrasında tedavisiz kendiliğinden iyileşme oranı % 5-10 arasında bulunmuştur.

Rahatsızlığın teşhisi için en az 3 ay süre ile haftada en az 2 kez idrar kaçırmanın olması ya da toplumsal, mesleki işlevsellikte, okul başarısında düşmeye ve sorunlara yol açması , kişinin 5 yaşından büyük olması gerekmektedir. Ayrıca idrar kaçırma durumu başka bir ilacın yan etkisine bağlı olmamalı, kişide idrar kaçırmaya sebep olabilecek bir hastalık olmadığı tespit edilmelidir ( şeker hastalığı , ürolojik ya da nörolojik hastalıklar gibi).

Enürezis riskini arttıran durumlar:

-Yoğun psikososyal sorunlar içinde olan ve olumsuz çevresel koşullarda yaşayan çocuklar

-Baba ya da annenin boşanma ya da ölüm sonucu kaybı da önemli etkenlerdendir. Özellikle daha öncesinde idrar kontrolünün sağlandığı çocuklarda sonradan 5-8 yaşları arasında idrar kaçırma bu nedenle tekrar başlayabilmektedir.

-Davranışsal bozukluklar gösteren çocuklarda mesane kapasitesinin daha sınırlı olduğu ve bu durumun daha sık gözlendiği saptanmıştır.

-Yapılan çalışmalara göre ailede anne, baba ve diğer akrabaların geçmiş yaşantılarında bu sorun var ise, çocuklarda da enürezis riski 5-7 kat artmaktadır.

Çocukta gece işemeleri varlığında yapılması gereken incelemeler:                

Öncelikle idrar yollarında  mikrobik bir durum varlığı, basit bir idrar tahlili ile araştırılabilir. Bu duruma idrar yollarının özelliği nedeniyle daha çok kız çocuklarında rastlanmaktadır. Daha nadiren rastlansa da idrar yollarındaki yapısal kusurlar varlığı radyolojik incelemeler ile belirlenebilir. Nörolojik muayene ve şeker hastalığı varlığı açısından kan şeker düzeyi araştırılmalıdır.

Tedavi:

İlaç tedavisi yanında uygulanabilen psikoterapi, özellikle davranışsal sorunlar yaşayanlarda etkili olmaktadır. Bu özellikle sonradan başlayan idrar kaçırmalarında gereklidir. Diğer bir  yöntem ise, ıslanmaya duyarlı nesnelerle döşenmiş olan özel donanımlı bir yatağın , ıslanma ile ikaz edici bir ses çıkarmasına ve kişinin bu durumu zaman içinde öğrenebilmesine dayanan bir sistemdir.

Encopresis ( dışkı tutamama):

Bu durum idrar kaçırmaya göre biraz daha sorunlu bir durumdur. En az 3 ay süre ile görülen ve en az ayda bir kez var olan dışkı kaçırma durumudur. Bu teşhisin konulabilmesi için çocuk 4 yaşından büyük olmalı, başka bir ilacın yan etkisine ya da başka bir hastalığa bağlı olmamalıdır.

Hastalık iki şekilde kendini gösterebilir. İlkinde kabızlık ve sonrasında buna eşlik eden aşırı miktarda dışkının boşalmasına bağlı tip ve diğeri bu durumun olmadığı tiptir. Kabızlıkla birlikte olan tip gündüz ya da gece olabilmektedir.  Normalde tuvalet yapma esnasında çok az miktarda dışkı çıkışı gözlenir. Dışarıya çıkan dışkı şekilsizdir  ve kabızlığın tedavisi ile büyük ölçüde düzelir. Diğer tipte dışkı şekillenmiştir. Dışkı  barsakta belli bir yerde depolanır.

Bu durum  barsak kontrolünün sağlandığı dönemde istemli olarak, uygunsuz yerlerde psikolojik nedenlerle dışkı depolanması ile kendini göstermektedir. İstemsiz olan şekilde barsağın son bölümündeki anüs çıkışını denetleyen  kas  dokusu halkasının yeterince kontrol  edilememesi ile ilişkili bulunmuştur. Ayrıca kaygı ya da aşırı birikime bağlı olarak istemsiz dışkılama da görülebilmektedir.

Yapılan araştırmalara göre erkeklerde daha çok olmak üzere, 5 yaşındaki çocuklarda % 1 oranında görülebilmektedir.

Psikiyatrik kökeni açısından rahatsızlığın oluş sebepleri arasında nevrotik  yapıdaki anne ve uzak duran kendini göstermeyen babanın varlığı ; tuvalet terbiyesinin aşırı zorlayıp, cezalandırıcı bir şekilde çok erken yaşta gerçekleşmesi;nörolojik gecikme varlığı ile ilişkili bulunmuştur.          

Bu teşhisin öncesinde barsaklara ait olabilecek diğer sorunların (Hirschsprung hastalığı gibi) varlığı araştırılmalıdır.

Tedavi:

İlaç tedavisi ve yaşanılan  ya da hissedilen sorunlara yönelik psikoterapi yüz güldürücü sonuçlar vermektedir.

Uzm.Dr. Bahadır Bakim
İstanbul – 29.01.2002

Kötü Davranışların Genetikle İlgisi Var

Yapılan bir araştırmaya göre davranışlarımız, bir diğer deyişle  kızgınlıktan patlamanız veya ters bir olayda sakin bir şekilde öbür yanağınızı vurulsun diye çevireceğimiz tümüyle genetik zarın atılmasına ve çıkan sonuçlara bağlı!
Araştırmacıların bulgularına göre bazı kişilerde kendilerini daha çok şiddete, ve hırçınlığa yönlendiren bir genetik özellik var.
Ancak, “kötü huy geni” nin aktif hale gelmesi için kişilerin çocukken ihmal edilmiş veya  kötü muamele görmüş olması gerekli.
Bilim adamlarının belirttiklerine göre davranış biçimi, genler ve çevre arasındaki son derece komplike ilişkilerin sonucu olarak ortaya çıkıyor.
Dolayısıyla  bebeklerin, yaşları ilerledikçe kavgacılık riskilerini arttırabilecek genetik mutasyonlar  açısından incelenmeleri gereki.
Bilim adamlarının yapabileceği bir diğer şey ise gençlerde ve yetişkinlerde her an kavgaya, hücuma hazır olmak gibi bir riski azaltabilecek ilaçlar geliştirmektir.
Bu konuda maymunlar üzerinde yapılmış bir araştırmadan  alınan sonuçlar insanlar üzerinde daha önce yapılan genler ve kavgacılık ilşkisi ile araştırmalara ayna olmuştur.
Bethesda/ Maryland’de bulunan Ulusal Çocuk Sağlığı ve Insan Gelişmesi Enstitüsünden Dr. Steven Suomi maymunlarda ki kavgacı davranış biçimi ile genler ve yetiştirme şekli arasındaki ilişkiyi inceledi.
Bu incelemede maymunlar iki gruba ayrıldı. Birinci grup doğumdan itibaren annelerinden ayrıldı ve ilk altı ay boyunca kardeşleri ile birlikte bırakıldı. Diğer grup ise anneleri ile kaldı.
Bilim adamları bu maymunlarda içgüdüsel kavgacılık ile ilişkilendirilen 5HTT genini araştırdılar. Bu gen beyinde ‘’iyi hissetmeyi’’ sağlayan serotonin düzeyini etkiler ve ili şekli vardır.  Birincisi ‘’kısa’’ mutasyon şeklindedir ve düşük serotonin düzeyi oluşturur, ikincisi ise ‘’uzun’’ mutasyondur ve yüksek serotonin düzeyi oluşturur.
Sonuçta annelerinden ayrılmış olan maymunlar ve bu genin kısa şekline sahip olan maymunlar  büyüdükleri zaman son derece kavgacı oldular.
Ancak, anneleri tarafından büyütülen maymunlar bu genin kısa şekline sahip olmalarına rağmen kavgacı olmadılar. Dolayısıyla söz konusu gen davranış biçimi üzerinde bir rol oynamadı.
Dr. Suomi’ye göre “İyi anneler bir tampon görevi görüyorlar ve sonuçta herşey  gen-çevre ilişkisine bağlı oluyor.”
Diğer yandan bu genin uzun şekline sahip olan maymunlar ise kolaylıkla kızıp heyecanlanmayan bir davranış biçimine sahiptiler ve annelerinden ayrı olup olmamaları davranışlarını etkilemedi.
Bulgulara göre çocukları iyi  yetiştirmek ve iyi ebeveyn olmak kötü genlerin etkilerini engellemekte. Bu da bazı çocukların yaşadıkları travmalara rağmen neden mutlu ve normal yetişkinler olduğunu izah ediyor.

Maymunlar üzerinde yapılan bu araştırma Londra King’s College’de 2002 yılında yapılan bir araştırmaya ayna olmaktadır.
Bu araştırmada yetiştirilirken ailede kötü davranışlara maruz kalmış erkek çocukların  asosyal olma riskini araştırıldı ve bu durumun monoamine oxidase A veya MAOA isimli genle ilşkili olduğunu tesbit edildi.

New York Rockefeller  Üniversitesinden Prof. Donald Pfaff aynı tip bir çalışmayı hayvanlar üzerinde yaptı. Ancak, kendisi çocuklukta maruz kalınan ihmal ve kötü davranışların serotonin taşıcıyıcısı olan geni nasıl etkiledikleri ve beyindeki düşük serotonin seviyelerinin  hala bir bilmece olduğunu da belirtmiştir.

Sağlıksız Bebek Riski Ortadan Kalkıyor

Sağlıksız Bebek Riski Ortadan Kalkıyor

Ailesinde ‘kalıtsal hastahk’ olan çiftlerin özürlü çocuk dünyaya getirmelerini önlemek için PGD testi (Preimplantasyon Genetik Tam) uygulanıyor. Yani ana rahmine aktanlmadan önce, ciddi genetik bozukluklan olan embryolar ayıklanıyor. Bunun getirisi ’saglıklı bebek’ garantisi.

Ailesinde kalıtsal hastalık bulunan çiftlerin en önemli sorunu, özürlü bir çocuk dünyaya getirmektir. Ancak son yıllardaki gelişmeler, kalıtsal hastalıkların moleküler düzeyde tanımlanmasına olanak sağladı. Toplam 6 aşamalı olarak yapılan PGD testi sayesinde, sağlıklı hücreler tüp bebek yöntemiyle anne rahmine aktarılıyor. Böylece özürlü çocuk doğurma riski ortadan kaldırılmış oluyor.

Alman Hastanesi Tüp Bebek Merkezi Sorumlusu Prof.Dr.Mustafa Bahçeci, ‘Preimplantasyon Genetik Tanı’ (Preimplantation genetic Diagnosis) adı verilen yöntemin, kalıtsal risk taşıyan gebeliklerde önemli bilgiler sağladığını belirtiyor. Çünkü bu test sayesinde hücre düzeyinde yapılan araştırmada taşıyıcılık ve hastalık riski erken dönemde teşhis ediliyor. Bu testin geliştirilmesinden önce tanı amacıyla ‘amniyosentez’ ve ‘biyopsi’ uygulanıyordu. Hala da uygulanıyor. Amniyosentezde, l6 haftalıkken bebeğin anne rahminde yüzdüğü sıvıdan az miktarda sıvı örneği alınarak kromozonal tanı yapılıyor.

Biyopsi uygulamasında ise, bebek 10-12 hafta civarındayken bebeğin plasentasından parça almarak inceleniyor. Prof.Dr.Mustafa Bahçeci, her iki yöntemin de ciddi bir komplikasyonu olmadığını ifade ederken, amniyosentez yönteminde binde 5 oranında düşük riski ile karşı karşıya kalındığını belirtiyor. Ancak bunun genetik hastalık riskiyle kıyaslandığında önemsiz bir oran olduğuna dikkati çekiyor. Testlerin sonuçları olumsuz çıktığında gebeliğin sonlandınlıp sonlandınlmayacağı tartışma konusu oluyor. Prof.Bahçeci, bazı ailelerin bebeklerinde ‘Down Sendromu’ olsa da gebeliğin sonlandırılmasına karşı çıkarak bebeklerinin dünyaya gelmesini istediklerini belirtiyor ve şunları söylüyor:

‘Testin sonucu için 18 veya 19-haftayı beklemek gerekiyor. Bu döneme gelince de gebeliğin sonlanması konusunda görüşler ortaya çıkıyor. Aileye de stres yaratıyor. Bunun alternatifi PGD testidir. Bu testle henüz embryo aşamasında bebeğin taşıyacağı hastalıklan  gözönüne  alabilmek mümkün olur. Anne ve babanın taşıyacağı hastalıklar, ailesel riskler var-dır. Bunlar değerlendirilir. Çünkü bazı kalıtsal hastalıklardaki genlerin kodu bilinmektedir. Bu kodlar bulunarak hastalığın teşhisi konur, aileye bil-gi verilir. Bazı kalıtsal hastalıklarda bebeğin cinsiyeti, taşıyıcı ve hasta olup olmamasını belirler. Örneğin annede hemofili hastalığı varsa, kız çocuğu dünyaya getirdiğinde bebek sağlıklı olur. Eğer erkek olursa hastalık riski taşıyacaktır.”
îlk başanlı PGD testi Kistik fibroz ve Tay Sachs hastalıları için yapılmış. 1995′den sonra ise bağlantıları tanımlanmış pek çok hastalık için PGD yapılmış.

Ancak günümüzde bu testin kimlere uygulanıp kimlere uygulanmayacağı konusunda da bazı tartışmalar var. Prof.Bahçeci, testin öncelikli olarak sağlıklı anne ve babalann çocuğuna uygulanmadığını belirtiyor. Çünkü bazı çiftler ailelerinde ve yakın geçmişlerinde kalıtsal bir hastalığı bulunan birey olmasa dahi ‘garantili bebek’ dünyaya getirmek için bu yöntemden    yararlanmak    istiyor. Prof.Bahçeci bu noktaya değinirken, ‘Bu bir keyfiyet değil, garantili bebek diye bir şey yok. Testin uygun çiftlere yapılması hekimlik etiğine uygundur. 35 yaşından sonra Down Sendrom’lu çocuk dünyaya getirme riski artıyor. Her 35 yaşını geçmiş anneye bu testin uygulanması doğru değil. PGD testi, Down testi değil’ diyor.

Yöntemin uygulanmasında IVF tekniği (yardımla üreme tekniği) uygulanması gerekiyor. Bu yöntemde babadan alınan sperm hücresi, laboratuvar koşullarında annenin yumurta hücresi ile dölleniyor. Daha sonra embryolar üzerinde genetik test uygulaması gerçekleştiriliyor. Prof.Bah-çeci, IVF yaparak hastanın şansını artırdıklarını ve daha sağlıklı bir şekilde embryo elde ettiklerini ifade ediyor ve ekliyor: ‘Bu yöntemi hastalara kısırlık somnundan dolayı önermiyoruz. Bazen ileri yaşlarda, sık düşük yapanlarda, 3-5 uygulama yapılmasına karşın gebe kalamamış hastalarda kullanıyoruz. Yöntemi kullanmamız için, çiftlerden birinin veya ikisinin herhangi bir genetik hastalıkla etkilenmesi, en azından taşıyıcı olması lazım. Çünkü yüzde 25-50 oranında çocuklarına nakletme oranı var’ şeklin-de konuşuyor. Kalıtsal hastalığın genetik kodunun gebelikten önce tanımlanması gerekiyor

Pgd testi nasıl yapılıyor?

1. Üreme sağlığı uzmanı, genetik danışman ve ilgili hastalığın doktoru tarafından hastanın PGD için uygun olup olmadığı değerlendiriliyor. Hasta veya taşıyıcı bireylerden alınan kanda genetik bozukluğu teyid ediliyor.

2. Kişi tüp bebek işlemine hazırlanıyor

3. Anneden alınan yumurta babadan alınan sperm ile laboratuvar şartlarmda dölleniyor

4. Embriyologlar tarafından biyopsi yapılarak, döllenen yumurtadan 1-2 adet blastomer hücresi çıkarılıyor.

5. Biyopsi ile alınan hücrelerin, moleküler genetik tanı laboratuvarında genetik kodlan çözülüyor. Ve aranılan hastalık açısından tanılar konuluyor.

6. Aranılan hastalığı taşımayan embriyolar ana rahmine aktarılıyor.

Genetikte tartışmalar sürüyor

Genetik konusunda araştırmalar tüm hızıyla sürerken, bu alanda geliştirilen testlerin hangi hastalara uygulanacağı konusunda da tüm noktalar netleşmiş değil. Alman Hastanesi Mo-leküler Genetik Bölümü Sorumlusu Doç.Dr.Ender Altıok, öncelikle genetik hastalıklardan bahsetme zorunluluğunu duyuyor. Buna göre genetik hastalıklar 3′e ayrılıyor;

1- Cinseyete bağlı yani anneden gelen ( x kromozoma bağlı) hastalıklar. Çocukta anne ve babadan gelen birer gen olduğu düşünülecek olursa, birinde bozukluk olduğunda hastalık ortaya çıkıyor.

2- Dominant genetik hastalıklar var. Sadece anne veya babadan hastalık taşıyan genin gelmesi, hastalığın ortaya çıkmasına yetiyor.

3- Çekinik genler var. Sadece anne ve babadan bir gen gelmesi bebeği taşıyıcı yapıyor, her ikisinden gelirse taşıyıcılık ve hastalık oranı artınyor. Teorik olarak 10 embryoda, hastalığın tipine göre yüzde 25′i veya yarısı hastalık taşıyıcı olacaktır. Yüzde 25-50’si normal olacaktır. Bu nedenle anneye taşıyıcı veya hastalık riski taşıyan embryolar ayıklandıktan sonra 2-3 embryo  transferi yapılıyor. Ama gerçekte böyle olmayabiliyor. PGD testinin uygulanması hakkında bilgi veren Doç.Dr.Ender Altıok, şunları anlatıyor:

‘Bir embryoda ortalama 8 hücre vardır, bunlardan bir veya 2 hücre alınıyor, bir hücredeki bir gene bakılıyor. Kullanılan tekniğin çok ilerlemiş olması gerekiyor. Moleküler genetik tekniklerin en ucunda bir gelişmişlik seviyesine ulaşmak lazım. Her uzmanın bu testi yapabileceğine dair bir kural yok. PGD testi üst uzmanlık gerektiriyor. Örneğin bir kan testi yaparken, bir iki mililitre kanda milyonlarca hücre var, hastalığı birinde saptayamazsanız öbüründe saptarsanız. Tek bir hücrede ise tek bir gen var. Burada dikkatli olmak gerekiyor. Daha sonra bunu hastaya aktaracaksınız, sorumluluğu sizin olacak.”

Sadece 10.000 gen tamamlanmış

Altıok’a göre kalıtsal hastalıklann önemli bir kısmına neden olan genler bilinmiyor. 300-400 kalıtsal hastalık biliniyor, ama hepsinin genleri bilinmiyor. Bugün diyelim ki osteopetroz hastalığında (mermer kemik) hastanın bir yerine dokunsanız kemikleri kırılıveriyor. Bu hastalığın geni bilinmiyor. Insan genom projesi çerçevesinde birçok gen klonlanmış, osteopetroz da tanımlanmayı bekliyor. Onun dışında toplumda çok yaygın olarak görülse de ‘polikistik böbrek hastalığı’nm da genleri bilinmiyor. Genler bilinmediği için neyi saptayıp, neye yönelik girişim yapılacağı bilinemiyor.

Buna karşın Talasemi, hemofili, kistik fibroz, ailesel Akdeniz ateşi, fenülketonüri, Frajil-X gibi hastalıklann genleri deşifre edilmiş, bozuklukların gen kodlarının neresinde olduğu biliniyor.

PGD testini uygulayabilmek için yapılması gerekenler var. Yurtdışında genetik şifrelerin kayıtlı olduğu birkaç büyük bilgi bankası bulunuyor. Internet yoluyla bu bilgi bankalarına giriliyor. Aranan genin şifresi, araştırmayı yapan genetik uzmanı tarafından bilgisayara aktarılıyor. Ardından gen dizisinde hangi bölgelerin mutasyona uğrama şansının olduğuna bakılıyor. Hastada hangi probun (bir tür çubuk) kullanılacağı belirlenip yurtdışından istenebiliyor.

Çiftler açısından PGD testi bir obsiyon olarak değerlendiriliyor. Önlerinde birkaç seçenek var. Birincisi hiç çocuk yapmamak, ikincisi amniyosentez testi, üçüncüsü ise özür saptanan çocuğun aldınlması. PGD testi bunların     dışında     yapılıyor. Doç.Dr.Ender Altıok’a göre, Batıda PGD testinin yaygınlaşmasmın ahlaki ve dini nedenleri bulunuyor. Çünkü çiftler bebeklerini aldırmak istemiyor. Testin uygulanabileceği hasta grupları  ise zaten belirlenmiş dummda. Bu hastalar 2 grupta değerlendiriliyor. Üreme sorunu bulunanlar ve tekrarlayan düşükler nedeniyle hamile kalamayanlar. Dr.Altıok, bu testle kromozomları normal olan kişilerin belirle-nebildiğini anlatıyor. Ailesinde kalıtsal hastalık bulunan ve bu hastalıklan çocuklarına geçirme riski bulunanlara test yapılıyor.

Yapılan araştırmalar, bazı kanser türlerinde kalıtsal geçiş riski bulunduğunu ortaya koyuyor. Dr.Altıok, meme kanserlerinin bir kısmı, kalın bağırsak ve tiroid kanserlerinde kalıtsal geçiş bulunduğunu kaydediyor. Bu risk erken yaşta ortaya çıkan kanserlerde de var.

Örneğin toplumda sık görülen kan-ser türlerinden biri olan meme kanseriyor ve aileyi en azından bu kanserin kalıtsal geçen formundan kurtarmak mümkün olabiliyor. Dünyada bunun uygulandığı birkaç örnek var. Dünya-da PGD testini uygulayan 40-50 merkez bulunuyor. Ama moleküler genetik uygulaması yapan merkezlerin sayısı daha az.

Kimlere uygulanıyor

• Üreme sorunu olanlar ve ileri yaşlarda, sık düşük yapanlara
• Herhangi bir kalıtsal hastalık taşıyan çiftlere (çiftlerden birinde veya ikisinde taşıyıcılık varsa;yüzde 25-50 oranında çocuklanna nakletme durumu var.)
• Türkiye’de çok görülen kalıtsal hastalıklardan;

kistik fibroz, Beta Kalasemi, Ailesel Akdeniz Ateşi, fenilketonüri, Hemofili hastalığı olanlara. • Ayrıca bazı meme kanserieri, kalın bağırsak ve tiroid kanserleri de kalıtsal; bu hastalıklan taşıyanlara da uygulanıyor.

Bebeğiniz doğuştan iri gözlü mü?

Anne ve babalara önemli bir uyarı… DOĞUŞTAN gözleri iri bebekler göz tansiyonu (glokom) riski taşıyabiliyor.
Avrupa Göz Hekimliği Yeterlilik Kurulu üyesi göz hastalıkları uzmanı Op. Dr. Ferşat Muhacir, genetik olarak aileden kimsede olmadığı halde, çocuğun gözleri iriyse göz tansiyonu olabileceğini söyledi. Antalya Gazeteciler Cemiyeti Lokali’ndeki
toplantıda Dr. Muhacir, hem doğuştan hem de genetik olan hastalığın, gözün düzenli olarak ürettiği sıvılar dışarıya akıtılamadığı için göze basınç yapması ve sinirlerin ölmesiyle ortaya çıktığını ifade etti. Bebeklerde doğuştan kanallar tıkalı olduğunda söz konusu sıvının dışarı atılamadığını kaydeden Muhacir, “Bebeğin bir veya iki gözü yaşarıyor, ışığı gördüğünde korneası mavimsi ve bulanık oluyorsa; bebeğin anne babasının gözleri iri olmadığı halde kornea çapı doğuştan 1.2-1.3 santimetre civarındaysa bebek, göz tansiyonu riski taşıyor” dedi.
Toplumdaki körlüklerin yaklaşık yüzde 15 ila 20’sinin göz tansiyonu kaynaklı olduğuna işaret eden Muhacir, “Genellikle herhangi bir ağrı sızıya sebebiyet vermez. Göz kızarıklığı, yanma ve batmaya da neden olmaz. Sinsice ilerler” dedi.

 

yaşlara göre çocuk eğitimi

2 yaş:

İki yaşında çocuk çok canlıdır. Çocuk, başkasının yardımı olmaksızın merdivenlerden iner ve çıkar. Sıçrar, dans eder, el çırpar, sevinç ifedesinde bulunur. Kitapların sayfalarını tek tek açabilir.,çocuk kaşığı doğru dürüst tutar ve ağzına ustaca götürür.

Çocuklar küplerle, kule yapmaya devam eder,altı küple kule yapar.

Çocuğun dili önemli bir gelişme gösterir.kelime hazinesinde son altı aydakinden hiç olmazsa on kat daha fazla ve genellikle iki yüz veya daha çok kelime vardır.anlamsız çocuk konuşmaları hemen hemen kaybolmuştur. Ve dili anlayış,önemli bir şekilde artmıştır.çocuğun, cümlelerinin çoğu hala bir kelimeden oluşmasına karşın ,artık dil,işe yarar bir araç olmuştur.

Onun iki kelime bazen üç kelimeden oluşan cümleler kurduğu görülür.iki yaşında çocuk hala kendisiyle çok meşgul olan bir çocuktur.

Bununla birlikte diğer insanlar ,kendisi için daha ilginç bir hale gelmeye başlamıştır. Çocuğun dilinde kişi adları, benim, bana, siz, ben şeklinde bir sıra ile meydana gelir ve bu yaşta bazı belirli anlam taşır.biz kelimesi üç yaşından önce nadiren kullanılır. Oyun etkinliği, çok önem taşır. Bu yaşta bazen çocuğun daha sonra bulacağından emin olarak, oyuncakları sakladığı görülür.

Üç yaş:

Üç yaşını doldurmadan önce bir çocuk ailesi için oldukça zorlu olan bir gelişim safhasından geçer ki bu en yüksek derecesine iki buçuk yaşlarında ulaşır. Bu dönem negatif bir dönemdir.bu dönemin süresi ve şiddeti bir çocuktan öbürüne çok farklılık gösterir.çocuk bu dönemde çok inatcıdır.Her istediği olsun ister,olmayınca hırçınlaşır. Çocuk üç yaşını doldurunca, negatif dönem yerini pozitif döneme bırakır.

Bu zorluklar genellikle ortadan kalkar.daha küçükken her şeyi aynı şekilde yapmak,aynı hikayeyi sürekli yeniden dinlemek,aynı kelimelerle dinlemek, gereksinimi,bu yaşta daha az görülür.

Biz adı bu yaşta kullanılmaya başlar.üç yaşında çocuk merdivenleri daha rahat inip ,çıkar.çok daha iyi bir şekilde koşar, dans eder.çocuk çizgi çizmede daha başarılıdır.üç yaşında bir çocuk normal bir adam resmi çizemez,bu bir yıl sonra görülür.

Çocuk bir kağıt parçasını enine,boyuna,katlıyabilir,ama kendisine gösterilse de,köşegenel olarak katlıyamaz.

Çocuk,çember, kare, üçgen biçimin deki tahta parçalarını, karşılıkları olan deliklere çok rahatlıkla koyabilir.

Çocukta hızlı bir zihinsel gelişim görülmektedir.

Dil davranışı,kelimelerin daha detaylı anlaşılmaya başlaması bu yaşta görülür artık çocuk sınıflamalar yapabilmeye başlamıştır.

Eşyanın ne olduğu ve adları çocuğa sorulduğun da bunları çok rahatlıkla cevaplar iki yaşın da çocuk kelime öğrenir, üç yaşların da ise bunları kullanır.

O kelimeleri eylemlere eylemleri kelimelere yaklaştırrır.kelimeleri sembol olarak kullanmaya başlar.

Sosyal davranış,üç yaşıında çocuk yeni dostlar edinmek ister başka çocukların gözüne girmek ister bu sebeble oyuncakları nı onlara verebilir.yabancılardan duyduğu korku bu yaşta ortadan kalkar bunun yerine yalnızlıktan, karanlıktan korkmaya başlayabilir.bu yaşta korkulu rüyalar görmesi olağandır.

Dört yaş

Üç yaşla dört yaş arasın da bir gerileme olduğu görülebilir.bu yaşta huzursuzluklar, güvensizlikler iki buçuk yaşın da görülen negatif özellikler tekrar görülmeye başalar.bazı çocuklar da geçi ci de olsa kekemelik ortaya çıkabilir. Bu yaşta çocuk kararsız hırçındır

Çocuk artık bağımsız olmak ister herşeyi kendisi yapmak ister çok haraketlidir. Kendini beğenmiştir. Güvensiz dir dört yaşındaki çocuk tek bacak üzerinde uzun süre kalabilir.Fakat henüz sekemez.

Bunun için hiç olmassa altı aya ihtiyacı vardır.

O, giysilerini ilikleyebilir, ayakkabıları nı giyebilir, fakat ayakkabı bağlarını bağlayamaz bağlaya bilmesi için bir süre daha geçmesi gerekir hala bir kağıdı köşegen olarak katlayamaz!

Dört yaşında ki canlılık onun çok şey bildiğini sanmamıza neden olsa da bu durum böyle değildir.henüz öğreneceği çok şey vardır.bu yaşta çocuk bir adam resmini ayrıntılı olmasa da çizebilir.

Beş yaş:

Beş yaşında ki çocukların okul öncesi eğitime başlamaları gerekir. Bu yaşta ki çocuklar ritmik hareketler yapabilir,dişlerini fırçalayabilirler bu yaşta çocuklar kareyi, üçgeni kopya edebilir, ancak eşkenar dörtkeni kopya ederken zorlanır.dört yaşında ki çocuk resmini bitirdikten sonra ona anlam verdiği halde beş yaşında ki çocuk resme başlamadan önce ne yapmak istediğini bilir.

Dört yaşındaki çocukta sayı kavramı genellikle bir, iki, sınırı için de kalır fakat beş yaşındaki çocuk artık on a kadar sayabilir.

Ve bu sınır için de toplama yapabilir.o, kaç yaşında olduğunu söyleyebilir. Beş yaşında ki çocuk bir şeyi tamamlamaya hazırlıklı bir durumdadır.

Başladığı bir işi yapmaya, bitirinceye kadar devam eder

Sosyal bakımdan mutlu bir çağdır. Bu yaşta çocuk ev işlerine yardım etmesini sever, zayıf oyun arkadaşları nı, küçük kardeşlerini korur dört yaşındaki çocuk gibi her ne pahasına olursa olsun, inatçılık etme gereksinimi duymaz, onun davranışı biraz yetişkinin kini andırır, o da sosyal olarak başkaları nın üzerinde iyi bir etki bırakmak ister.
Beş yaşındaki çocuğun başkalarına güvenmesi dört yaşından farklıdır.

Altı yaş:

Altı yaşındaki çocuğun motor becerileri gelişmiştir.evde de dışar da da oynar ama nerede olmak istediklerini gerçekten bilemez bu yaşta bazı deneylere girişirler yeni bir şeyler keşfetmeye çalışırlar bu yaştaki erkek çocukları daha çok sokakta oynamayı sever kız çocukları ise bebekleri ile oynar onları giydirir ve soyarlar bu işi bıkmadan usanmadan tekrarlarlar.

Dil davranışları gelişmiştir.telefonda konuşurlar kendilerini ifade edebilirler fikirlerini başkalarıyla paylaşabilirler.

Çocuk bu yaşta çoğu zaman sağı nı, solunu, ayırır fakat başkalarının sağ ve sol kolunu göstermesi istendiğin de genellikle karıştırır.bu yaşta çocuğun resimleri daha gerçekçi olmaya başlar adam resmi çizdiği zaman kollarını, bacaklarını çizebilir.boyamaktan zevk alır fakat kalemi henüz acemice tutar harfleri kopya edebilir ve tanıyabilir.

Sosyal davranış hırçındır,acelecidir, dürtülerini kontrol etmekte güçlük çekebilir.bu yüzden sosyal ilişkilerini idare edemez sürekli birinci gelmek hevesindedir.

Annesinin ona yardım etmesini red eder fakat yinede bir çok konuda annesine muhtaçtır.

Yedi yaş:

Altı yaşa nazaran bu yaş daha az çatışmalı dır.daha sakin bir yaştır yedi yaşındaki çocuk genellikle söz dinler, kendisin de dikkatini toplama yeteneğinde bir aartış olmuştur.
Bu durum okula başlar ken onun için olumlu olmaktadır.

Yedi yaşında ki çocuk canlıdır,altı yaşına göre daha dikkatlidir. Ve tehlikenin daha çok farkına varır.bir ağacın yüksek tepelerine çıkmaz çoğu zaman ağaca tırman madan önce yüksekliğini gözden geçirir ve dalların sağlamlığını dikkatle yokalar.

Denge duygusu geliştiği için futbol oynar, ip atlar, seksek oynar.

Çocuk okula gitmeye başlayınca ve okuma yazma öğrenince dil açasından çok ilerler.anlattığı şeyleri yeni bir biçimde düzenler ve bazen bunu çok doğru yapar.
Çocukların okumaya karşı duydukları ilgi çok çeşitlidir. Bu duygu yalnız okumaya gerekli olan sembolleri anlama derecesinde ki farklardan ileri gelmemektedir, aynı zamandan okumanın, başka ilgilerle karşılaşmasından doğmaktadır. Yedi yaşındaki ler arasın da sürekli olarak okumaktan zevk alanlara sıksık rastlanır…  PEDAGOG  AYKUT  AKOVA   www.aykutakova.com

Çocuklar kaç yaşında yalan söylemeye başlıyor

Bazı psikologlar, çocuğun yalanını, yetişkinlere karşı bir savunma mekanizması olarak görüyorlar. Peki bu ne kadar doğru?
Yalancılık küçük yaşlarda başlıyor. “Kedi büyüklüğünde bir kelebek gördüm” diyor iki buçuk yaşındaki kızınız ve devam ediyor, “Yok yok, bizim ev büyüklüğündeydi!’ Psikologlar ise, gerçekliklerin bu türden abartılmış biçimini yalan değil, “hayalgücünün çiçek açması” olarak görüyor.
Çünkü uzmanlar, çok küçük çocukların saf dünyalarında oluşturdukları bu düşlerin, birini aldatma isteği ve bilinci göremediklerini ifade ediyorlar… Ancak çocukların bu saf dünyayı kaç yaşına kadar koruyabildikleri konusunda bilim adamları tam bir rakam veremiyorlar.
Geçtiğimiz yüzyılın sonlarına dek psikologlar, 6 yaşın altındaki çocukları, hayal ile gerçeği ayıramamaları ve bir başka açıdan bakma yeteneğine henüz sahip olmamaları nedeniyle, kesinlikle bilinçli yalan konusunun dışında tutuyorlardı. Oysa buğün yapılan deney sonuçları bize gösteriyor ki okul öncesi çağdaki çocuklar da bilinçli bir biçimde çevrelerini aldatabiliyor ya da en azından bunu deniyorlar.
Üç ve daha büyük yaştaki çocukların “Ben yapmadım”ı bilinçli bir yalan mı, yoksa bu sıkıntılı durumdan kurtulmak amacıyla başvurduğu ve kendisinin bile tam anlayamadığı masum bir yöntem mi?
Toronto Üniversitesinde Joan Peskin bu konuda yaptığı deney sonucunda ilginç sonuçlara ulaşmış:
Çocuklar, birçok oyuncak arasından en çok hoşlarına gideni seçmişler. Sonra çocuklara biri “iyi” diğeri “kötü” olmak üzere iki kukla tanıştırılmış ve bu kuklalar çocuklardan oyuncakları almaya çalışmış…
Kuklalar çocuğa hangi oyuncağı en çok sevdiğini sorunca çocukların tümü “iyié kuklaya rahatlıkla favorilerini göstermişler. Üç ve dört yaşındakiler “kötü” kuklaya da en sevdikleri oyuncağı göstermişler; “kötü” kukla da derhal onu kapıp götürmüş…
Beş yaş ve üstü çocuklar ise ağızlarını sıkı tutmaları sayesinde oyuncaklarını kuklaya kaptırmamayı başarmışlar, ikinci turda dört yaş grubu da durumu kavramış ve yalan söylemeye başlamış.
Yalnızca talihsiz üç yaş çocukları sevgili oyuncaklarına tekrar tekrar veda edip gerçeklik düzleminde kalmayı sürdürmüşler…
Psikologlar, giderek karmaşıklaşan yaşam ortamında başarılı bir yalana giden yolun üç basamaklı olduğunu söylüyor:
Çocuk, öncelikle diğerlerinin davranışlarını etkileyebildiğini keşfediyor. Sonra, diğerlerinin de kendisi gibi düşünceleri olduğunu ve bunları hileyle değiştirebileceğini kavrıyor.
Son olarak da, karşı tarafın kendisini sürekli gözlediğini fark ediyor ve yüz ifadelerini ve vücut dilini kontrol etmeye ve diğerlerinin kendi iç dünyasına ilişkin görüşlerini giderek daha zekice etkilemeye başlıyor.
Uzmanlara göre, bu yetenekler yalnızca yalan söylemek için gerekli değil. “Bunların gelişmesi, bir yan an da planlı düşünme ve sosya zekadaki gelişmeyi gösteriyor”
Bazı psikologlar, bir çocuğtrı ancak yalanları başarıya ulaştığında, özel ve kendine ait bir iç dünyası olduğunu kavradığını iddia ediyorlar. Çocukluk ve gençlik dönemlerinde ancak en yakın arkadaşlara verilen ‘çok gizli’ sırlar, oluşmakta olan iç dünya ve kişiliğin anatomisinin kıvrımlarım vurguluyor.
Dikkat çekici biçimde yalan söyleyen çocuklar ise ayrı bir kategori oluşturuyor. Bunların büyük bölümünün daha sonra suç işlediklerini, alkol ya da uyuşturucu bağımlısı olduklarını gösteren araştırmalar hiç de azımsanacak gibi değil.
Ancak, çocuğun bu kimliği benimsemesi, büyüdüğü ortamla doğrudan bağlantılı. Kendini iyi ve rahat hissettiği, ciddiye alındığını ve kendisine güven duyulduğunu bildiği bir aile ortamında anti-sosyal, yalancı bir kişilik geliştirmesi gerçekten de çok küçük bir olasılık…
Ev kadar büyük kelebekler ve köprünün üzerindeki mavi filleri, Avustralyalı ünlü sosyolog John Barnes “fantastik dünyaya birer davetiye’ olarak yorumluyor. Bu hikayelerle, yetişkinlerin çocuklarına anlattıkları masallar karşılaştırılıyor . Psikolog Bruno Bettelheim, “Çocukların Masallara İhtiyacı Var” adlı kitabında, “Kim masalın çocukları tehdit eden yalanlar olduğunu düşünüyorsa, onları hiç anlamamış demektir” diye yazıyor ve “Önemli olan, masalda anlatılanların somut değerlere göre ‘gerçek’ olması değil… Harika olağandışı ve garip olaylar ancak gerçek dünyamızdan çok uzaklarda bulunan ‘kurgu masal ülkesinde’, çocuk ruhundaki kendine özgü, psikolojik, kutsal, renkli gerçeklikleri açığa çıkarabilir” diyor..